02 Mayıs 2008
1 Mayıs
Uzun zamandır yazamıyorum demek gündemi takip etmiyorum hatta tepkisizim olarak algılanmasın. Her şey son dakikaya sıkıştı Türkiye'ye giderayak onlarla uğraşmaktayım. Bir yandan yazılacak ve tepki duyulacak çok şey biriktiğinin de farkındayım. Zaten istenen tepkisiz ve duyarsız ya da omurgasız bir toplum oluşturmaya çalışmak ne yazık ki!
"Türbana özgürlük" deseydin...
Taksim’e çıkabilirdin.
"Tekbiiiir" deseydin...
Olurdu.
*
"Hepimiz Ermeniyiz" de birader...
"Biji" de.
*
Sen kalktın "emek memek" dedin.
Yok öyle!
Verirler sopayı, su püskürtürler.
Gözüne biber gazı sıkarlar.
Gaz bombası atarlar üstüne.
*
Bıçakla gezebilirsin halbuki...
Tabancayla gezebilirsin Taksim’de.
Maçtan sonra ateş edebilirsin, "seviniyorum ulaynn" diye nara atarak, caddeyi kesebilirsin, yoldan geçenlere bira şişesi fırlatabilirsin... Ses çıkarmazlar.
Kapkaç yapabilirsin.
Tiner çekebilirsin.
Otomobil çalabilirsin.
Dükkán soyabilirsin.
Armut gibi duran panzerin burnunun dibinde... Esneyen, ayakta uyuyan çevik kuvvetin gözünün içine baka baka hap
satabilirsin. Kadın satabilirsin.
Travesti pazarlayabilirsin.
Kaçak Afrikalı çalıştırabilirsin.
Kırmızı ışıkta geçebilirsin.
Eşekle gezebilirsin.
İnek dolaştırabilirsin.
*
Turist kızlara parmak atsaydın...
Bi derece.
*
Suçun, suçsuzluk senin..
Kalktın "emek memek" dedin.
E arandın.
================================
Cihat ve darbe: 1 Mayıs’ı anlamak (Ece Temelkuran)
Geçmiş olsun! 1 Mayıs günü İstanbul’da dayak yemiş, biber gazına maruz kalmış bütün işçilerin, öğrencilerin, siyasilerin, sendika yöneticilerinin fiziksel ve manevi acısını paylaşıyorum. Maruz kaldıkları bu vahşi ve hınç dolu muamele karşısında onların yanındayım. Hepsinin acısının geçmiş olmasını diliyorum.
Polis şiddeti olacağını biliyorduk. Engellemeye çalışacaklarını zaten söylemişlerdi. “Ayaklar” Taksim’e girmesin diye “başlar” ellerinden geleni yapacaklarını defaten belirtmişlerdi. Ama hükümetin, İstanbul’un merkezini, Türkiye’de darbe yapılmış gibi bir manzarayla süsleyeceğini bilmiyorduk.
Askerlerin, panzerlerin gelip böğrümüze oturacağını, polisin bombaları hastanelerde patlatacağını bilmiyorduk, bilemezdik. İşçiden, yoksuldan, öğrenciden bu denli rahatsız olduklarını, antidemokratik, insanlık dışı yüzlerini bu denli pervasızca sergileyeceklerini tahmin edemezdik. Şişli-Taksim hattı kan revan içindeyken muhafazakâr basının internetten gün içinde “Sağduyu kazandı” diyeceğini insan nasıl tahmin eder?
Muktedirin net cevabı
1 Mayıs’tan önce yazdığım yazıda “Göreceğiz” demiştim, “Hükümet zalimden mi yana, yoksuldan mı?” Demiştim ki “Göreceğiz; AKP demokrasiden mi yana, yoksa kendinden mi?”
Gördük. Şüpheye yer bırakmayacak kadar net bir cevap verildi bu sorulara. Ve fakat bazıları kendi takımlarının yaptığı penaltıyı görmek istemeyen gözü dönmüş taraftarlar hesabı, yeni yalanlarını hazırladılar. Daha 1 Mayıs sabahı gazetelerinden, yeni yalanlarını, insana afakanlar bastıran yeni ‘teorinin’ ne olacağını ilan etmişlerdi. Dün Zaman gazetesinin internet sitesinde en güzel ifadesini buluyordu bu saçmalık:
“Eylemciler, Ergenekon Caddesi’nden söktükleri taşlarla polislere saldırdı.”
Yeni yalan
Bu göz kamaştırıcı zekâ gösterisi ve söz oyunuyla anlatmak istedikleri şu:
“Haşmetli hükümetimiz Taksim’de bir provokasyon olacağını biliyordu. Zavallı işçiler akılları böyle şeylere ermediği için, başta kahraman Tayyip Bey olmak üzere yılmaz hükümetimiz, onları kendilerine karşı bile korudu. Hükümetimizi devirmeye çalışan ve daha henüz ne olduğunu kimsenin anlayamadığı Ergenekon örgütü işçileri de hedef alıyordu.”
Adım gibi eminim, yarın ve önümüzdeki günlerde bu şaheser meşrulaştırma harekâtını daha nadide örnekleriyle de izleyeceğiz. Ve dün söyledikleri gibi tekrar edecekler:
“Sağduyu kazandı!”
Darbenin gürbüz çocuğu
Sağduyu ne? İstanbul’un hapishaneye çevrilmesi. Sağduyu ne? Önceki günkü yazıda da söylediğim gibi, AKP’nin darbenin en gürbüz çocuğu olarak, saflarını devletin şiddetini kullanarak yoksula ve emekçiye karşı sıklaştırması. Sağduyu ne? Fethullahçıların büyük oranda ele geçirdiği söylenen polis teşkilatının, askerle birlikte, haklarını isteyen emekçilerin üzerine çullanması.
Şimdi daha iyi anlaşılıyordur herhalde söylemek istediğim:
Türkiye’de demokrasi değil ‘şirketokrasi’ istiyorlar. Durmadan namaz kılıp şükreden işçiler ve keyiflerine bakan Müslüman zengin istiyorlar. Sadece daha çok tutuculaşmamızı değil, aynı zamanda sesimizi de hiç çıkarmayalım istiyorlar.
Cihat-darbe, ortaya karışık
Dün olan şudur:
AKP’nin ne olduğu, Türkiye’yi nereye götürmek istediği ortaya çıkmıştır. AKP’nin ne orduyla ne faşizmle bir sorunu vardır. Dün Taksim’de özenle hazırlanan fotoğraf bunu göstermektedir.
1 Mayıs 2008’le birlikte AKP’nin de kendi derin devletini yarattığı ortaya çıkmıştır. Artık bir değil, iki derin devletimiz var. Görülmüştür ki, işçilere karşı tek provokasyon bizzat AKP hükümeti tarafından hazırlanmıştır.
AKP dün Taksim’de kendilerini desteklemeyenlere karşı nasıl bir ‘cihat’ uygulayacağını göstermiştir. İktidarın cerahat akan bu yüzünü tüm Türkiye’ye ve dünyaya göstermenin bedeli olarak canları yanmış insanlara bir kez daha geçmiş olsun.
25 Nisan 2008
Başlar ve ayaklar
Murat Belge
'Ayakların başları yönettiği bir yerde kıyamet kopar' cümlesi es geçilecek, geçiştirilecek bir cümle değil. Hemen ertesinde, bizim gazetenin, çarşamba günkü başlığı, 'Başbakan'ın Aysun Kayacı'dan ne farkı var?' durumu olması gerektiği gibi, kısa ve öz, açıklıyordu.
Aysun Kayacı o saçma sözü söylediğinde, bazı AKP'lilerden sonra Erdoğan da koroya katılmış, bu zihniyeti eleştirmişti. Eleştirirken söylediği sözler, pek özgün olmamakla birlikte (ama böyle konuda özgün olması gerekmiyor zaten) herkesin kabul edebileceği sözlerdi. Bundan iki gün sonra kalkıp böyle bir beyanatta bulunması, paradokslara son derece alışık olan bizler için bile, epey şaşırtıcı.
Asıl şaşırtıcı bulduğum, bu ayrımı yapmasından çok, bunu böylece dile getirmekteki pervasızlığı. 12 Eylül'de DİSK yargılanıyordu. Avukatlarından Orhan Apaydın askeri savcı Süleyman Takkeci'nin hazırladığı iddianameyi bana vermiş, nasıl bir savunma çizgisi kurulabileceği konusunda danışmak istemişti. Metni okurken, baştan sona, bu mantıkla karşılaştımdı:
Takkeci ve onu görevlendirenler, DİSK'i ve orada temsil olunan işçi sınıfını tam da bu nedenle, kendileri aslında 'ayak' oldukları halde 'baş' olmaya kalkıştıkları için cezalandırmaya karar vermişlerdi. Orhan Apaydın'la konuyu konuşurken bu 'ayaklar baş olursa' deyiminin kendisini kullandığımızı da çok net bir biçimde hatırlıyorum.
Ama Takkeci bütün bu mantığı sergilemekle birlikte, deyimin kendisini kullanmamıştı. İşçilere herhangi bir saygısı olduğundan değil elbette. Ama sıkıyönetim askeri savcısı Takkeci bile bu sözü açıkça söylemenin ayıp kaçacağını düşünebiliyordu. Başbakan Erdoğan düşünmüyor.
Başına gelenlerin hepsinin, birilerinin de onu 'ayak takımı' olarak görmesinin ve bunu sindirememesinin sonucu olduğunu dikkate almaması da son derece dikkat çekici. Gene bu ülkede çok alışık olduğumuz ikili tavır almanın bir örneği: birileri sana zarar vermeye kalkıştığında demokratsın, fırsatını bulduğunda kendi 'ayak takımı'nı ilan etmeye bayılırsın. Başbakan'ın şu birkaç sözü, Türkiye'nin ne kadar kendine özgü, çelişkilerle dolu bir toplum olduğunu, kısa bir özet halinde göz önüne seriyor. AKP kendine 'muhafazakâr demokrat' sıfatını uygun görmüştü. Buradaki asıl sıfat 'muhafazakâr' olunca, onu izleyecek 'demokrat'ın akıbeti her zaman, her yerde, şüphelidir. 'Ayaklar baş oldu' edebiyatı o 'demokrat'ın sınırlarını bir kere daha gösterdi.
Gelgelelim, benim gibileri de, bir partinin öznel olarak ne olmak istediğinin ötesinde, varolduğu konjonktürde oynadığı rol bakımından da değerlendirilmesi gerektiğine inandığımız için, AKP'nin 'muhafazakâr'lığının bu çerçevedeki paradoksuna dikkat çektik hep. Öyle bir genel yapımız var ki, TSK'sı, CHP'si, yüksek yargısıyla, öyle bir köktenci muhafazakârlığımız var ki, 'Vallahi biz muhafazakârız' diyenlere bu bağlamda neredeyse 'devrimci' denebilecek işlevleri yerine getirmek düşebiliyor.
Bu işlevin onlara düşmesinin temel nedeni, 'memleketin sahipleri'nin gözünde onların 'ayak takımı' olması. Bundan onların haberdar olmaması (ya da unutmak istemesi) gene aynı çelişkilerin bir ürünü.